Dilaşub Sultan
1641 yaz ortasındaki sıcak hava dalgası hafızalardaki tüm sıcaklardan
daha yoğundu. Haftalar boyunca güneş gökyüzünden öfkeli alev dalgaları
halinde aşağı dökülerek İstanbul'u kavurucu bir fırına dönüştürmüştü.
Serinletici bir esinti için çaresiz kalan vatandaşlar, yapraklı dallarını tüm
meydanlara yaymış asırlık çınarların gölgesine sığınıyorlar. Haremde çalınan
tambur ve neylerin müziğini dinliyorlar. Melodi, Gazi Giray Han'ın
bestelediği neşeli ve şehvetli bir prelüd olan “Mahur”dur. Boğucu sıcağa rağmen
ruhları heyecanlandırıyor ve iştahları kabartıyor. Dilâşub Sultan Kırım
asıllıdır. Bacaklarını kavuşturmuş ve bol kollu beyaz gömleğinin eteğinin
altına sıkıştırmıştır. Ellerinden birini asil bir jestle dizinin üzerinde
tutar. Serinlemek için çiçek baskılı elbisesinin düğmelerini dekoltesine
kadar açmıştır. Kırmızı zemin üzerine sarı baskılı kaftanı omzunda hafifçe
durmaktadır. Mor tacındaki elmaslar güneş ışınlarını yansıttıkça göz
kamaştırıyor. Sultana eşlik eden cariye, süslü bir yelpazeyle ona ancak bir
miktar rahatlık sunabiliyor. Dilâşub'un zümrüt yeşili gözleri, sedef kakmalı
sehpaya bıraktığı mektuba bir kez daha ilişiyor. Mesajını şimdiden sayısız
kez okumuştur ama yine de içini neşeyle doldurmakta, yüzünü memnuniyetle
aydınlatmakta, sıcağı tamamen katlanılabilir kılmaktadır. Mektup kocası, tüm
Osmanlıların hükümdarı Sultan İbrahim'dendir. “Benim güzel Dilâşub'um! Ben
senin kölen, en sadık hizmetkârınım. Aşkımın sınırı yok. Bedenimi, ruhumu ve
kalbimi sana teslim ediyorum. Senin merhametine kaldım. Sensiz ölecekmişim
gibi hissediyorum. Duam odur ki bu gece bana gelesin. Beni sevmen ve benim
olman için. Senin için çaresizim.” Dilâşub, İbrahim'in kalbinde öyle büyük
bir tutku uyandırmıştır ki, onun tek mutluluğu ona sarılmak ve onun tarafından
kucaklanmaktır.