Fatima Sultan
Yine fantastik bir İstanbul günbatımı. Gökyüzünü turuncu ve kırmızının
tüm tonlarına boyarken, Boğaziçi'nin suları mor dalgacıklar halinde uzun
gölgeler yansıtıyor. Güneş son bir alev salvosu fırlatıyor ve harcanmış gümüş
gibi ıslak ufka batıyor. Kıyı boyunca uzanan köyler alacakaranlıkta hayalet
gibi görünüyor. Ateşli manzaradan ve sonrasından büyülenen Fatma Sultan,
sanki kendisi de gökyüzünde erimiş gibi hissediyor. Doğuştan Kafkas olan
Fatma, en çok güllere olan sevgisiyle hatırlanır. Kızarmış yanakları ve
dolgun kırmızı dudaklarıyla kendisi de bir güle benzeyen Fatma'ya Gülistû
(gül bahçesi) lakabı verilmişti. Altın iplikle işlenmiş güllerle süslü
eflatun renkli kadife bir kaftan giyiyor. Hayattaki konumuna yaraşır şekilde
en ince kalitededir. Gün batımı renkleri yerini geceye bırakmış, odadaki
karanlığı aydınlatmak için sadece Sultan'ın elmas işlemeli saç süsünün
parıltıları kalmıştır. Pencereye yaklaşır ve kendisine yukarıdan göz kırpan
elmas gibi ince bir hilal olan yeni aya hayranlıkla bakar. Kalbi ağırdır.
Sevgili kocası Abdülmecid Han'ı özlemektedir. Acı bir şekilde gülümseyerek
düşünür: “Aşk büyüdür. Kontrol edebileceğiniz bir şey değildir. Kimse kendi
isteğiyle aşık olmaz.” Fatma'nın kocasına olan bağlılığı sonsuzdur. Bu aşkın
simyası karşısında büyülenmiş hisseder ama anlayamaz. Oğlu Vahdettin'in uzun
Osmanlı padişahları silsilesinin sonuncusu olduğu Fatma Gülistû Sultan, 1861
yılının Mayıs ayında, henüz otuz bir yaşındayken ve İstanbul güller
içindeyken, kalbinde hala aşkla hayata veda etmiştir.